ALLAH'IN HZ. DAVUD'A VERDİĞİ ON KERAMET


Hz. Davud kıssası dört başlık altında ele alınır. Şimdi ikinci başlıktayız. Haydi devam edelim...
ALLAH'IN HZ. DAVUD'A VERDİĞİ ON KERAMET

 

وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ

“Şimdi bunlar da kendilerine aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşıyorlar ve bu inkârcılar şöyle diyorlar: “Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır.” (Sad, 4) Rivayet olunuyor ki, Ebû Talib hastalandığı zaman Kureyş'ten bir heyet geldi. İçlerinde Ebû Cehil de vardı. Yanına girdiler. "Kardeşinin oğlu bizim ilâhlarımızı kötülüyor, şöyle yapıyor, şöyle şöyle diyor. Ona haber göndersen de bundan men etsen" dediler. Haber gönderdi. Resul-i Ekrem (s.a.v) geldi, odaya girdi. Ebû Talib'in yanında bir kişilik yer vardı, oraya oturmasın diye Ebû Cehil sıçradı, oraya oturdu. Resulullah, amcasının yakınında oturacak yer bulamayınca kapının yanında oturdu. Ebû Talib: "Ey kardeşimin oğlu! Kavmin yine senden şikayet ediyorlar, ilâhlarını kötülüyorsun, şöyle şöyle diyorsun, iddiasında bulunuyorlar" dedi. Onlar da birçok şeyler söylediler. Resulullah söz aldı: "Ey amca! Ben onları bir kelime üzere istiyorum. Bir kelime ki onunla Araplar, onlara boyun eğecek, Acemler, onlara cizye verecek" dedi. Bunun üzerine sevindiler, "Babanın aşkına ondan fazlasını veririz, ne o kelime?" dediler. "Bir tek kelime" dedi. "Ne o?" dediler. "lâ ilâhe illallah" dedi. Der demez telaş ile kalktılar ve elbiselerini çırparak…

اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ

“Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!” (Sad, 5) Yani tek tanrı olduğunu iddia etmek suretiyle tanrıların sayısını teke düşürdü dediler ve söylediklerinin umumun şirk anlayışına ters düşmesi sebebiyle Hz. Peygamber’in sözünü tuhaf buldular. Çünkü o zamanlar şirk çok yaygındı.

وَانْطَلَقَ الْمَلَأُ مِنْهُمْ اَنِ امْشُوا وَاصْبِرُوا عَلٰٓى اٰلِهَتِكُمْۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ يُرَادُۚ

“Onların ileri gelenleri harekete geçip şöyle dediler: “Yolunuzda yürüyün! Tanrılarınıza bağlılıkta direnin! İşte (sizden) istenen budur.” (Sad, 6) Yani peygamberimiz, bu hazır cevapla Kureyş eşrafını mağlup edip çaresiz bırakınca ve onlar da, Peygamberimizin dindeki kararlılığını ve dinini bütün dinlere galip kılmak azmini görüp Ebû Talib’in aracılığıyla umdukları sulhtan umutlarını kesince, birbirlerine öğüt yoluyla dediler ki: Haydi, gidelim ve ilâhlarınıza tapmakta direnin ve onlar hakkında duyduklarınıza da katlanın!

Diğer bir görüşe göre ise, bu sözlerinden muradları, sözlü olarak dinlerini çokça müdafaa etmek ve bunun için çokça toplantılar yapmaktır.

"Çünkü hiç şüphesiz bu (ilâhlarınızı bırakmanız) istenmektedir, " Yani Muhammed'den (s.a.v) gördüğümüz tevhîd emri, ilâhlarımızın reddi ve onların ibâdetinin iptali, Muhammed'in (s.a.v), gerçekleştirmeye kesin olarak kararlı olduğu bir şeydir; ne söylenecek sözler, ne de aracılık ve minnet gibi müsamaha sağlaması umulan şeyler, onu kararından vazgeçirmez. Artık siz, Ebû Tâlib vasıtası ve şefaatiyle onu fikrinden vazgeçirmekten umudunuzu kesin. Sizin için yeterli olan, ilâhlarınıza tapmaktan hiç vazgeçmemeniz, buna sabır göstermeniz ve ilâhlarınız hakkında duyacağınız eleştiri ve yakışıksız sözlere katlanmanızdır.

مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فِي الْمِلَّةِ الْاٰخِرَةِۚ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا اخْتِلَاقٌۚ

“Bildiğimiz son dinde böyle bir şeyi işitmedik; bu uydurmadan başka bir şey değil.” (Sad, 7) Yani Muhammed'in söylediklerini biz, dinlerin sonuncusu olan Hıristiyanlık dininde de işitmedik; çünkü Hıristiyanlar da, teslis (üç ilah) itikadına sahiptirler. Yahut son dinden murat, atalarından gördükleri son dindir.

ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِ كْر۪يۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِ

“İlâhî uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi!” İşin doğrusu onlar benim uyarım karşısında kuşku içindedirler. Hayır, azabımı henüz tatmadılar!” (Sad, 8) Yani biz, insanların reisi ve eşrafı olduğumuz halde Kur’ân, bize değil de, Muhammed'e mi indirildi?

Onların bu sözleri de, "Bu Kur’ân, iki kentten (Mekke ile Taif’ten) ulu bir kişiye indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf: 31) sözleri gibidir. Onların bundan muradı, Kur’ânın Allah katından indirilmiş olduğunu inkâr etmek idi.

"Hayır! Onlar zikrim (Kur’ân’ım) hakkında şüphe içindedirler." Yani onlar, Kur’ân yahut vahiy hakkında şüphe içindedirler. Çünkü onlar taklide meyletmekte ve onun hak olduğu sonucuna götüren delilleri incelemekten yüz çevirmektedirler. Onların inancında Kur’ân ve vahiy hakkında kesin bir fikir yoktur. İşte bundan dolayı onlar vehimler arasında gidip gelmektedirler; bazen ona sihir isnâd ediyorlar ve bazen de ona uydurma diyorlar.

"Hayır! Onlar azabı daha tatmadılar." Onlar azabımı tattıkları zaman gerçek hal, kendilerine belli olacaktır. Ama onlara azap dokunmadıkça onu tasdik etmezler. Diğer bir görüşe göre ise, yani onlar, Kur’ân'da vaat edilen azabı henüz tatmadıkları için onun hakkında şüphe, içindedirler.

وَقَالُوا رَبَّنَا عَجِّلْ لَنَا قِطَّنَا قَبْلَ يَوْمِ الْحِسَابِ

“Onlar, (alaycı bir tavırla), “Rabbimiz! Hesap gününden önce payımıza düşen azabı hemen şimdi ver!” dediler.” (Sad, 16) Âyet-i kerime’de kâfirlerin, Allahü Teâlâ’dan, paylarına düşen şeyi derhal kendilerine vermesini istedikleri zikredilmekte ve paydan düşen şeyden neyi kastettikleri açıkça zikredilmemektedir.

Abdullah b. Abbas, Mücahid ve Katade'den nakledilen görüşe göre, burada, kâfirlerin, acele olarak verilmesini istedikleri paylarından maksat, Resûlullah'ın, kendilerine geleceğini haber verdiği ilahi azaptır. Bu izaha göre kâfirler, ilahi azabın derhal gelmesini isteyerek onunla alay etmişlerdir. Taberi, bundan sonra gelen âyetin, Resûlullah’a sabretmeyi emrettiğini dikkate alarak bu görüşü tercih etmiştir. Zira Resûlullah’ın sabrı, onların alaylarına karşı söz konusudur.

اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّـهُٓ اَوَّابٌ

“Sen, onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla! Yönü hep Allah’a dönüktü.” (Sad, 17) Davut (a.s) ile Mûsa (a.s) arasında 569 yıl vardır. Davud (a.s), Mûsa (a.s)'nın şeriatını tatbik etmiş ve yüz yıl yaşamıştır.

Sözü edilen on ihsan burada başlamaktadır. Birinci ihsan; ayette yer alan ”üzkur" kelimesi kalben zikir demek olur ki, manası ”hatırla" demektir. Bu tam bir ihsandır çünkü; Resullerin Efendisi’ne örnek alması için “zikretmesi” emredilmiştir.

“Güçlü" demek şiddetli kuvveti olan, yani dinde kuvvet sahibi olan dinin bütün mükellefiyetlerini ve meşakkatlerini göğüsleyen demektir. Bu da ikinci ihsandır. Çünkü halkın dertleri ile ilgilenmesi ve üzerine yüklenen görevleri hakkıyla yerine getirmesi sebebiyle dini güçlüydü… Bir gün oruç tutar bir gün ara verirdi. (Davud orucu dediğimiz oruç budur ve Hz. Peygamber, Ramazan ayı dışında, oruçların en hayırlısı olduğunu beyan etmiştir.)

Üçüncü ihsan “kulumuz” kelimesidir ki onun yüceltilmesine delalet eder.

Dördüncüsü “O hep Allah’ın rızasını kazanmayı düşünürdü” sözüdür. Bu da din konusunda güçlü olduğunun başka bir delilidir.

Beşincisi;

إِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْإِشْرَاقِ ﴿١٨﴾ وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةً كُلٌّ لَّهُ أَوَّابٌ ﴿١٩﴾

“Dağları onun emrine verdik. Sabah akşam yaratıcılarını tesbih ederlerdi. Toplu halde kuşları da (emrine verdik). Hepsi de Allah’a yönelmişlerdi.” (Sad, 18-19) ayetidir. Yani tesbih etmesi sebebiyle onunla birlikte tesbih eden dağları onun emrine verdik. İşrak vakti güneşin doğduğu, parladığı ve ışınlarının duru olduğu vakittir ki, kuşluk vaktidir.

Altıncısı; kuş sürülerinin Allah’ın emriyle melekler tarafından toplanıp emrine verilmesidir.

Yedincisi; Davud (a.s) tesbihe başlayınca dağlar ve kuşlar onunla birlikte tesbih ediyorlardı.

Sekizincisi; “onun hükümdarlığını güçlendirmiştik” buyruğudur. “Hükümdarlığı” ile kastedilen şey halkının sayıca çokluğudur. Bir insanın çok adamı olabilmesi için çok zengin olabilmesi gerekirdi ki bu da ancak ülkenin mamur hale getirilmesi ve halkın nüfusunun çoğaltılması ile mümkündü.

Dokuzuncusu; “Biz ona bir hikmet verdik” buyruğudur. Hikmet eşyayı olduğu gibi görme ilmidir. Buna nazari hikmet denir. Eşyanın gerektirdiğini yapmaya ise ameli hikmet denir.

Onuncusu; “her söylediği sözün anlaşılır olmasıdır” ki belagatin tüm inceliklerini içeren söz söyleme ve anlatma özelliğidir. Rivayet olunur ki, Allahu Zülcelâl, Davud (a.s)'a vermiş olduğu güzel sesi, yaratıklarından hiç kimseye vermemişti. Davud (a.s)'un nağmeleri dağlara ulaştığı zaman bunun lezzetinden dağlar titrer, zikir ve tesbihine eşlik ederlerdi. Kuşlar da Davud'un sesinden çıkan nağmeleri işittiklerinde ona eşlik ederek ötmeye başlarlardı.

Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Tepkileriniz Nedir?

like
0
dislike
0
love
0
funny
0
angry
0
sad
0
wow
0

Bir Yorum Yaz